Kalmak mı Hayırlı, Gitmek mi?
CHP’de esen ayrılık rüzgârı, partiyi “gidenler” ve “kalanlar” olarak ikiye ayırmış görünüyor. Fakat ortaya çıkan tabloya biraz yakından bakıldığında bunun orantısal bir bölünme olmadığı anlaşılıyor.
CHP’de esen ayrılık rüzgârı, partiyi “gidenler” ve “kalanlar” olarak ikiye ayırmış görünüyor. Fakat ortaya çıkan tabloya biraz yakından bakıldığında bunun orantısal bir bölünme olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bölünmeden söz edebilmek için iki tarafın da belirli bir ağırlığa, iradeye ve istikamete sahip olması gerekir.
Burada yaşanan şey daha farklıdır: Rüzgâr kayayı yerinden söküp götürürken, geride yalnızca tozları bırakmıştır.
Üstelik geride kalan tozlar da kendi içinde homojen değildir. Bir kısmı CHP’yi koruduğunu iddia etmektedir. Diğer kısmı ise CHP’yi koruduğunu söyleyenlerden CHP’yi korumaya çalıştığını ileri sürmektedir. Geride kalan tozlar partiyi korumaktan söz etmekte, fakat hiç kimse partinin halkla bağını, mücadele gücünü ve tarihsel sorumluluğunu nasıl koruyacağını açıkça anlatamamaktadır.
Ortada aynı binanın içinde birbirini kollayan, birbirinden kuşkulanan ve birbirini bekleyen gruplar vardır. Fakat o binanın dışında büyüyen toplumsal öfkeyle, adalet arayışıyla ve değişim talebiyle gerçek bir buluşma yoktur.
Giden kaya parçasına baktığımızda ise daha farklı bir manzara görüyoruz. O kaya, bütünlüğünü koruyarak; lideriyle, kadrolarıyla ve siyasal iradesiyle doğrudan halka gitmektedir. Meydanlara, sokaklara, mahallelere ve hayatın gerçek mücadele alanlarına yönelmektedir.
Mücadele halk için ve halkla birlikte verilecekse, bu şartlarda gitmek daha hayırlıdır.
Çünkü siyaset, yalnızca bir parti binasının odalarını, makamlarını, araçlarını ve kasasını muhafaza etme sanatı değildir. Siyaset, gerektiğinde bütün bunlardan vazgeçerek halkın karşısına çıkabilme cesaretidir. Bir siyasi hareketin değeri sahip olduğu binalarla, devlet yardımıyla, kasasındaki parayla ya da makam araçlarıyla değil; halkın umudunu, öfkesini ve değişim iradesini ne ölçüde temsil edebildiğiyle ölçülür.
Geride kalanların önemli bir bölümü ise konformist bir yaklaşım içindedir. CHP’nin binaları, devlet yardımı, kasasındaki para, mevcut araçları ve kurumsal imkânları onlar için son derece caziptir. Dört dönüm bostanı bulanların “yan gel yat Osman” rahatlığıyla siyaset yapabileceğini düşünmektedirler.
Parti tabelası yerinde dursun, devlet yardımı gelsin, odalar ve makamlar korunsun; iktidar olmak mümkün değilse bile küçük iktidar alanları elden çıkmasın…
Böyle bir anlayışın halkı ayağa kaldırması mümkün değildir. Çünkü halk fedakârlık isterken konforunu koruyanlar, halka mücadele çağrısı yapamaz. Kendisi risk almayan bir siyaset, yurttaştan cesaret bekleyemez.
Bir de partinin içinde kalarak mücadele edeceğini söyleyenler vardır. Bunlar, yargı gücünü ve iktidarın orantısız desteğini arkasına aldığı düşünülen işgalci butlancı çizgiye karşı içeriden direnebileceklerini iddia etmektedir.
Peki nasıl?
Antidemokratik yöntemlerle yapılacak üye kayıtlarında, ilçe kongrelerinde, il kongrelerinde ve nihayetinde kurultayda şanslarının bulunmadığını kendileri de bilmektedir. Oyunun kurallarını karşı tarafın belirlediği, hakemin karşı tarafın düdüğünü çaldığı ve sahanın sınırlarının her aşamada değiştirildiği bir müsabakada kazanabileceklerine gerçekten inanıyorlar mı?
Hayır.
Onların önemli bir kısmı mücadele etmeyi değil, beklemeyi tercih etmektedir. Belki koşullar değişir, belki denge döner, belki birileri yorulur, belki tekkenin çorbası sonunda kendilerine kalır…
“Biz tekkeyi bekledik, çorbayı içeriz” kurnazlığı, siyasette sabır değil kolaycılıktır. Çünkü tarih, tekkenin kapısında nöbet tutanları değil, halkın önüne düşerek bedel ödeyenleri yazar.
Bugün zaman bekleme zamanı değildir.
Zaman tavır alma zamanıdır.
Zaman cephe kurma zamanıdır.
Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini savunmak; Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı ve halkçı karakterine yeniden hayat vermek isteyenlerin önünde iki yol vardır: Ya mevcut düzenin sunduğu küçük konfor alanlarında kendilerine bir yer bulacaklar ya da halka giderek büyük mücadelenin parçası olacaklar.
Bu mücadele yalnızca kongre salonlarında verilemez. Noter tasdikli listelerle, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla, masa başında yapılan delege hesaplarıyla hiç verilemez.
Cumhuriyet’in kurtuluşu, halkla el ele verilecek mücadelededir.
Gerekirse bir kürsü bulunamadığında meyve sandığının üzerine çıkılacaktır. Gerekirse sokak sokak, mahalle mahalle dolaşılacaktır. Gerekirse yıllardır siyasetin dışına itilmiş milyonların kapısı yeniden çalınacaktır.
Çünkü büyük siyasi hareketler hazır binalarda değil, halkın içinde kurulur. Büyük liderlikler korunaklı odalarda değil, meydanlarda sınanır. Gerçek meşruiyet, kasadaki paradan ya da binanın tapusundan değil, halkın desteğinden doğar.
Mesele bir partinin tabelasına kimin sahip olacağı değildir. Mesele, o tabelanın temsil ettiği tarihsel mirasa kimin layık olacağıdır.
CHP yalnızca bir bina, bir mühür veya bir banka hesabı değildir. CHP; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden, Millî Mücadele’den ve Cumhuriyet’in kuruluş iradesinden gelen tarihsel bir iddiadır. Bu iddiayı yaşatmanın yolu, tabelanın altında oturmak değil, o iradeyi yeniden halkla buluşturmaktır.
Bugün kayanın karşısında toz, meydanın karşısında tekke, mücadelenin karşısında konfor vardır.
Tercih açıktır.
Özgürlük ve bağımsızlık, tekkede çorba bekleyerek kazanılmaz.
Halk için siyaset yapacağını söyleyenlerin yeri halkın yanıdır. Cumhuriyet’i savunacağını söyleyenlerin yeri sokaktır, meydandır, mücadeledir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Kalmak mı, gitmek mi?” değildir.
Asıl soru şudur:
Tarihin doğru tarafında durmak için ne yapmak gerekir?
Cevabı da bellidir:
Halka gitmek, halkla birleşmek ve halkla birlikte mücadele etmek.
Ecz. Avni Kurtuldu Merkez Eczanesi / BÜYÜKADA
CHP Adalar Eski İlçe Başkanı
Ada Gazetesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.