Sahipsiz Mülkler, Sessiz Mülkiyet: Savaş, Göç ve Savaş Sonrası Avrupa ile Doğu Akdeniz’de Zamanın Hukuku

İkinci Dünya Savaşı yalnızca Avrupa’nın demografik yapısını değil, aynı zamanda mülkiyet düzenini de köklü biçimde değiştirdi.

Sahipsiz Mülkler, Sessiz Mülkiyet: Savaş, Göç ve Savaş Sonrası Avrupa ile Doğu Akdeniz’de Zamanın Hukuku
Yayınlama: 26.01.2026
A+
A-

İkinci Dünya Savaşı yalnızca Avrupa’nın demografik yapısını değil, aynı zamanda mülkiyet düzenini de köklü biçimde değiştirdi. Kıta genelinde ve Doğu Akdeniz’de pek çok şehirde, savaş sırasında ya da sonrasında toplulukların ölmesi, yerinden edilmesi veya zorunlu göçe tabi tutulması; geride evler, dükkânlar ve işyerleri bıraktı. Bu taşınmazların hukuki sahipliği zamanla belirsiz hâle geldi. “Sahipsiz” olarak anılabilecek bu mülkler, aradan geçen on yıllara rağmen bugün dahi hukuki, toplumsal ve ahlaki soruları gündeme taşımaya devam ediyor.

Hollanda’da savaş sonrası dönem, bu soruna özgün bir yaklaşım doğurdu. Hollanda medeni hukuku, uzun yıllar boyunca bir taşınmazın kesintisiz, açık ve itirazsız şekilde kullanılması hâlinde, belirli koşullar altında mahkeme kararıyla mülkiyet hakkının kazanılabileceği ilkesini uzun süredir tanımaktadır. Savaştan sonra bu ilke, Yahudi ailelerin sürgün edilip öldürüldüğü, geride tanımlanabilir mirasçıların kalmadığı mahallelerde özellikle önem kazandı.

Burada net olmak gerekir: Boş binaların işgal edilmesiyle mülkiyetin otomatik olarak kazanılmasını sağlayan genel bir yasa yoktu. Mülkiyet geçişleri, çoğu zaman onlarca yıla yayılan fiilî kullanım, belediyelerin gözetimi ve yargısal denetim sonucunda, tek tek ve kademeli olarak gerçekleşti. Yine de bu hukuki çerçeve, özellikle düşük gelirli sakinlerin ve daha sonra gelen göçmen işçilerin, uzun süre kullandıkları taşınmazlardaki statülerini zamanla düzenleyebilmelerine imkân tanıdı; kimi zaman belediyelerden satın alma yoluyla, kimi zaman da uzun süreli zilyetliği tanıyan mahkeme kararlarıyla.

Berlin ise farklı ama bir o kadar karmaşık bir deneyim sunar. Nazi dönemindeki el koymalar, savaş yıkımı ve ardından Doğu Almanya’daki sosyalist kamulaştırmalar, özel mülkiyeti geniş ölçekte ortadan kaldırdı. Alman yeniden birleşmesinin ardından eski sahipler ve mirasçıları iade talepleriyle başvurdu; bu süreç binlerce hukuki davaya yol açtı ve bunların bir kısmı hâlâ sonuçlanmış değildir. Berlin’de mülkiyet meselesi, yirminci yüzyılın siyasal sarsıntılarından ayrı düşünülemez.

Yunanistan da bir başka çarpıcı örnektir. 1920’lerdeki nüfus mübadelesi, ardından İkinci Dünya Savaşı ve İç Savaş’ın yarattığı yıkım, çok sayıda taşınmazı asıl sahiplerinden yoksun bıraktı. Mübadele sırasında Müslümanların terk ettiği evler ile Holokost sonrasında geride kalan Yahudi mülkleri sıklıkla devlet yönetimine alındı. Zamanla bunların bir kısmı yeniden dağıtıldı, satıldı ya da kamusal kullanıma tahsis edildi. Resmî hukuki prosedürler mevcut olsa da, olağanüstü yönetim koşulları ve uzun gecikmeler, mülkiyet sonuçlarının çoğu zaman net bir tapu sürekliliğinden ziyade tarihsel koşullar tarafından şekillenmesine yol açtı.

Kıbrıs bu tabloya bir katman daha ekler. 1974 olayları, kuzeyde Rumların, güneyde ise Türklerin kitlesel biçimde yerinden edilmesine neden oldu; her iki tarafta da on binlerce taşınmaz terk edildi. Bu mülkler vesayet altına alındı ve yerinden edilmiş kişilerin kullanımına tahsis edildi. Aradan geçen on yıllara rağmen mülkiyet iddiaları tam olarak çözülebilmiş değildir; konu uluslararası mahkemeler, taşınmaz komisyonları ve siyasi müzakereler aracılığıyla ele alınmaktadır. Kıbrıs’ta hukuki mülkiyet ile fiilî kullanım arasındaki ayrım, adanın en kalıcı ve hassas meselelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

Türkiye’de ise Büyükada gibi yerlerde daha sessiz ama benzer bir süreç gözlemlenir. Rum ve Ermeni nüfusun göç, siyasal baskılar ve ekonomik zorluklar nedeniyle azalması, pek çok taşınmazın yeterince kullanılmamasına ya da fiilen terk edilmesine yol açtı. Ancak Türkiye’deki hukuk sistemi, uzun süreli zilyetlik yoluyla mülkiyet kazanımına çok sınırlı ölçüde izin vermektedir. Bu nedenle söz konusu taşınmazların büyük bölümü bireysel kullanıcılara geçmedi; devletin, vakıfların ya da diğer kamusal kurumların denetimine girdi.

Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, savaşın, zorunlu göçün ve siyasal kopuşların yalnızca şehirleri ve toplumları değil, mülkiyet kavramının kendisini de dönüştürdüğü görülür. Bazı ülkelerde zaman ve sürekli kullanım, fiilî kullanıcıları tanınmış maliklere dönüştürürken; diğerlerinde devlet kalıcı bir vasi olarak devreye girdi. Hemen her durumda hukuk, gerçekliğin gerisinden gelerek, adalet, istikrar ve toplumsal gereklilik arasında—kimi zaman kusurlu—bir denge kurmaya çalıştı.

Temeldeki soru ise hâlâ yanıtını bulmuş değildir: Asıl sahipler sonsuza dek ortadan kaybolduğunda, bir taşınmaz ne kadar süreyle gerçekten “sahipsiz” kalır? Zaman, kullanım ve zorunluluk, başlı başına birer hukuki yetke kaynağına dönüşebilir mi? Avrupa ve Doğu Akdeniz genelinde bu sorular, şehirleri sessizce, ısrarla ve çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden uzak bir biçimde şekillendirmeye devam ediyor.


Ada Gazetesi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.