Son dönemde basında yer alan bazı köşe yazılarına bakıldığında, opera ve sahne sanatlarına yönelik dikkat çekici bir yoğunlaşma görülmektedir. Ancak bu yazıların ortak bir özelliği vardır: Neredeyse tamamı olumsuz bir çerçevede kurgulanmıştır.
“Mozart’ın Figaro’nun Düğününde yönetim kaosu”, “Türk operasına ağıt”, “Mozart’sız Don Giovanni”, “yanlış kadrolu Rigoletto” ya da “Lucia yanlış ellerde” gibi başlıklar, daha en baştan okuru belirli bir duyguya yönlendirmektedir: hayal kırıklığı, çöküş ve güvensizlik. Bu yaklaşım, eleştirinin yapıcı doğasından ziyade, süreklilik arz eden bir kötümserlik refleksi izlenimi vermektedir.
Eleştirinin Dili: Yıkıcı mı, Yapıcı mı?
Sanat eleştirisi, doğası gereği sorgulayıcıdır. Ancak eleştirel olmak ile yıkıcı olmak arasında belirgin bir fark vardır. Özellikle opera gibi çok katmanlı bir sanat dalında bir prodüksiyon, yalnızca sahnedeki sonuçtan ibaret değildir. Aylar süren provaların, teknik ekibin, sahne tasarımının, orkestral hazırlığın ve bireysel performansların kolektif bir ürünüdür.
Bu denli karmaşık bir emeği sistematik biçimde “kaos”, “yanlış” veya “sabotaj” gibi sert ifadelerle tanımlamak, eleştiriden çok bir değersizleştirme pratiğine dönüşme riski taşır.
Uluslararası Sahnelerde Gerçeklik: Kusur da Vardır, Tepki de
Yurt dışında izlenen opera temsilleri çoğu zaman “kusursuzluk” algısıyla anlatılır. Oysa sahne pratiği çok daha insani ve değişkendir. Örneğin, dünyanın en saygın sahnelerinden birinde bile zaman zaman detone olan bir solist izleyici tarafından hemen fark edilir ve tepki görür. İtalyan opera geleneğinde seyirci, performansın aktif bir parçasıdır; beğenisini de rahatsızlığını da açıkça ifade eder.
Benzer şekilde Berlin’de uzun ve yorucu bir Wagner temsili sırasında performansı düşen bir sanatçıya karşı hoşgörü sınırlıdır. İzleyici, sahnedeki kaliteyi dikkatle izler ve değerlendirmesini saklamaz. Aynı durum orkestra şefleri için de geçerlidir: temposu, yorumu veya sahneyle uyumu yetersiz bulunan bir şef, final alkışlarında bu memnuniyetsizliği hisseder.
Bu örnekler önemli bir gerçeği ortaya koyar: Dünya sahnelerinde de mükemmeliyet mutlak değildir. Hatalar olur, performanslar değişkenlik gösterir ve eleştiri doğrudan ifade edilir.
Türkiye’de Sanatçı Kalitesi ve Görünmez Engeller
Bu çerçevede Türkiye’ye bakıldığında önemli bir gerçeğin altı çizilmelidir: Türk opera sanatçıları, teknik ve sanatsal açıdan dünya standartlarının gerisinde değildir. Devlet Opera ve Balesi bünyesinde yetişen pek çok sanatçı, uluslararası sahnelerde rahatlıkla yer alabilecek donanıma sahiptir.
Ancak belirleyici olan yalnızca yetenek değildir. Vize sorunları, sanatçıların uluslararası dolaşımını ciddi biçimde kısıtlayan önemli bir engeldir. Avrupa’daki prestijli sahnelerden davet alsalar bile bürokratik süreçler, bu fırsatların hayata geçirilmesini çoğu zaman zorlaştırmaktadır.
Bu nedenle sanatçıların:
giderek daha stratejik bir gereklilik hâline gelmektedir.
Türkiye’de Opera Yapmak: Zor Bir Zemin
Türkiye’de opera ve klasik müzik alanı, sınırlı kaynaklar ve dar bir seyirci kitlesiyle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar, tüm yapısal ve ekonomik zorluklara rağmen üretimlerini sürdürmektedir. Bu koşullarda sahneye konan her eser, yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda kurumsal bir direncin de göstergesidir.
Böyle bir ortamda her üretimi sistematik biçimde “başarısızlık” olarak sunmak:
Eleştiri bu sonuçları doğuruyorsa, işlevi yeniden değerlendirilmelidir.
Eleştirmenin Sorumluluğu
Eleştirmenlik yalnızca kusur bulma sanatı değildir; sanat ile toplum arasında köprü kurma sorumluluğunu da taşır. Bu köprünün sağlıklı kalabilmesi için eleştirinin:
beklenir.
Sürekli olumsuzluk vurgusu bu dengeyi bozar ve eleştirmeni rehberlik eden bir figür olmaktan çıkarıp yalnızca “yargı dağıtan” bir konuma indirger.
Daha Dengeli Bir Yaklaşım Mümkün
Türk operası üzerine yazarken sorunlar elbette dile getirilmelidir. Yönetim hataları, kadro eksiklikleri veya yorum zayıflıkları eleştirinin doğal konularıdır. Ancak eleştirinin üslubu ve yöntemi, amacını belirler.
Sürekli “ağıt” yazmak yerine; başarıları görünür kılmak, gelişim alanlarını işaret etmek ve kurumsal çözümleri tartışmak çok daha yapıcı bir yaklaşımdır. Sanat, yıkıcı değil; adil ve dengeli eleştiriyle gelişir.
Aksi hâlde geriye yalnızca karamsar bir tortu kalır. Oysa Türkiye’de opera hâlâ yaşıyor, üretiyor ve önemli bir potansiyel barındırıyor. Bu potansiyeli görünür kılmak hem sanatçının hem de eleştirmenin ortak sorumluluğudur.
—-
Haluk Direskeneli
Subscribe to get the latest posts sent to your email.