Kendini arayan Türk sineması

80’ler dünyada birçok şeyin aynı anda yapıldığı zamanlardı. Darbeyle gelen yasaklar, sosyal hayatta yaşanan değişimler sinemayı da etkilemişti. Etkinliğini yitiren Yeşilçam, seks filmleri, videolarla ayakta durmaya çalışırken toplumsal bakış açısı artık sinemalardaydı…

Kendini arayan Türk sineması
Yayınlama: 25.10.2023
A+
A-

PROF. DR. BARIŞ ERDOĞAN- 1980 yılına girildiğinde Türk sineması adeta can çekişiyordu. Terör olayları ve sıkı yönetim yasakları insanları sinemadan uzaklaştırıyor, yaygınlaşan televizyon sinema eğlencesinin yerini alıyordu. Boşalan salonlar nedeniyle sinemaların kapısına bir bir kilit vurulurken Yeşilçam seyirci çekebilmek için çareyi televizyonlarda gösterilmeyen seks filmlerinde bulmuştu. Ancak bu filmlerde yer almayı kabul etmeyen sanatçı sinema dünyasından uzaklaştı. Kimi yönetmenler reklam kimi oyuncular ise müzik dünyasına yöneldiler. Bu filmlerde oynayan

Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Bülent Kayabaş gibi erkek oyunların bir kısmı bu dönemin ardından saygın oyunculuk kariyerlerine devam edebildiler. Ne yazık ki bu filmlerin kadın starları için ise hayat sonraki yıllarda hiç de kolay olmadı.

Cem Yılmaz’ın hayat verdiği Erşan Kuneri karakteri bu seks filmleri furyasındaki dönüşümü mizahi bir dille yıllar sonra ekranlara taşıdı. 12 Eylül Askeri darbesinden kısa süre sonra hapishaneden çıkan erotik film oyuncusu Erşan’ı yeni bir Türkiye beklemektedir. Hem üzerine yapışmış imajı unutturmak hem de Türkiye’nin yeni yapısına uygun filmler çekmek için kolları sıvar.

Cannes’dan gelen ödül

Bu dönemde Türk sinema sektörünü yok olmaktan kurtaran şey video oldu. Avrupa’da yaşayan Türk filmlerini izleyemeyen gurbetçiler için ucuz bütçeli video filmler çekildi, bu filmler yurt içinde de yaygınlaştı ve yüksek bütçeli, görece kaliteli filmler üretildi. Türk sineması bir nebze canlandı. Ancak 1980’lerin sonlarına doğru Amerikan film şirketleri Türkiye’deki sinema salonlarına hakim oldu. Bu değişimler izleyicinin Türk filmlerine olan ilgisini azalttı, sektör zorlu bir döneme girdi. Yine de bu yıllarda seyirciyi sinema salonlarına çeken başarılı filmler de yapıldı. Kemal Sunal, Şener Şen gibi ustaların oynadığı birçok filmin hâlâ tekrar tekrar oynatıldığı düşünülürse 1980’lerin Türk sineması için önemi daha iyi anlaşılır. Olumsuzluklara rağmen Türk sineması uluslararası alanda bazı büyük başarılara da imza attı. Yılmaz Güney ve Şerif Gören’in ortaklaşa yönettikleri “Yol”, 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü kazandı. Erden Kıral’ın “Hakkâri’de Bir Mevsim” filmi ise Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı Ödülü’yle döndü. Ancak bu filmler sansür nedeniyle o yıllarda Türkiye’de seyircisiyle buluşamadı.

Zengin kızlar fakir oğlanlar

1980’ler Türkiye’de arabesk müziğin ve filmlerin altın çağını yaşadığı bir dönemdi. Birkaç 10 yıl önce başlamış olan kırsaldan kente göç hareketi bu dönemde ivme kazandı. Büyük kentlere göçen eden insanlar gecekondu mahallerinde kent hayatına uyum sağlamaya çalışıyorlardı. Zengin ve şehirli kesimin horladığı bu insanlar dışlanmışlık duygularını arabesk denen bir müzikle dile getirdiler. Bu müzik türünde bireysel acılar, aşk, hasret, hayata isyan gibi duygular, toplumsal sorunlar, adaletsizlik ve dışlanmışlıkla harmanlanıyordu. Televizyonun ve kaset teknolojisinin yaygınlaşmasıyla arabesk müzik beyaz perdede de boy göstermeye başladı. Bu bol müzikli filmlerin çoğu gecekondu mahallesinde geçiyordu. Klasik Yeşilçam’dan farklı bu filmlerde kızlar zengin, oğlanlar fakirdi. İbrahim Tatlıses’in Mavi Mavi, Küçük Emrah’ın Acıların Çocuğu, Müslüm Gürses’in Bir Yıldız Doğuyor, Orhan Gencebay’ın Dil Yarası dönemin arabesk filmlerinden bazıları…

‘Türki okiyrem ama hep…’

80’lerTürkiye’sinde yaşanan kültürel çatışmaları en iyi yansıtan filmlerden biri hiç kuşkusuz “Muhsin Bey” (1987) dir. Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği, Şener Şen ve Ugur Yücel’in başrollerini paylaştığı film, prensiplerine bağlı eski bir müzik yapımcısı Muhsin Bey ile İstanbul’a şarkıcı olma hayaliyle gelen saf Ali Nazik’in dostluğunu ve hayata bakışlarındaki farklılıkları işlemekteydi. Ali Nazik geleceğin İbrahim Tatlıses’i olup bir an önce zengin olmak arzusundadır. Ali Nazik’in “Türki okiyrem ama hep arabesk istirler’” repliği değişen Türkiye’yi ve zamanın ruhuna direnmenin boşunalığını adeta gösterir.

Mavi mavi 80’ler…

1985 yapım “Mavi Mavi” İbrahim Tatlıses’in yönetmenliğini üstlendiği ve Hülya Avşar ile başrollerini paylaştığı dönemin en çok ses getiren arabesk filmlerindendi. Film basit bir aşk hikâyesinin ötesinde 80’ler Türkiye’sinin sosyoekonomik dinamiklerini ve gecekondu yaşamını derinlemesine yansıtıyordu. Film zengin bir ailenin kızı Sibel ile gecekondu mahallesinde minibüs şoförlüğü yapan Kerim arasındaki aşkı anlatıyordu. Ancak kültürel

ve ekonomik nedenlerden dolayı bu imkânsız bir aşktı. Film seyircilerin arzularına ters düşecek bir şekilde sonlanıyor, sevenler kavuşamıyordu.

Birey odaklı…

12 Eylül Askeri Darbe dönemi ve sonrasında hayata geçirilen ekonomik ve politik uygulamalar 1980’li yılların Türk sinemasını etkileyen ana faktörlerden biri oldu. Bu sosyo-ekonomik değişimin yansımaları sinemayı derinden etkiledi. Bu dönemde 12 Eylül temalı bireyin psikolojik dünyasına yolculuk yapan az sayıda ama etkileyici filmler çekildi. 80’lerin ikinci yarısında çekilen bu filmler arasında öne çıkanlar arasında Şerif Gören’in “Sen Türkülerini Söyle”, Zeki Ökten’in “Ses” ve Zeki Alasya’nın “Dikenli Yol” dikkat çekicidir. Bu yapıtlar cezaevinden çıkan ve topluma yeniden adapte olmaya çalışan devrimci gençlerin hikâyelerini anlatır. Aynı dönemde Ahmet Kaya’nın “Yüz çeviren dostlar sinsi tavırlar, Açığa çıkacak ve ah kendiyle, Bir ince hesabı görecek adam “dizelerinden oluşan “İçeriden çıkan adam” şarkısını söylemesi tesadüf olmasa gerek. Dönemin bir başka unutulmaz filmi ise Tunç Başaran’ın “Uçurtmayı Vurmasınlar”dır. Film kadınların cezaevinde yaşadığı sıkıntıları ve özgürlük özlemini küçük bir çocuğun perspektifinden sunar. Ancak 12 Eylül filmlerinin öncüsü hiç şüphesiz Yılmaz Güney’in Yol (1982) filmidir.

Kadınlar sınırlarını aştı 

80’li yıllarda feminist akımlarından etkilenen kadın odaklı filmler Türk sinemasında yeni bir dönemi başlattı. Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle beraber ekonomik alanda atılan liberal adımlar kadınların sosyal yaşamını ve hayata bakışlarını değiştirdi. Bu dönemde Türkan Şoray gibi kadın oyuncular kendi sınırlarını aştı. Türk sinemasının Sultanı, “Öpüşmek yok, açık sahne yok” kuralını esnetiyordu. Küçük bir kasabada aradığı aşkı bulamayan ve boşanma konusunu işleyen Mine filminde oyuncu Cihan Ünal ile öpüşerek büyük bir tabuyu yıkıyordu. Bu dönem çekilen Adı Vasfiye, Ah Belinda, Gramafon Avrat, 10 Kadın gibi kadın sorunlarına değinen filmler Türk sinemasında derin izler bıraktı. 1980’ler sert ideolojik çatışmaların geride kaldığı bir dönemdi. Türkiye dış pazarlara açılırken ihracat artıyor, tüketim çılgınlığı hızla büyüyordu. Ancak bu hızlı değişim yüksek enflasyon, köyden kente hızlı göç gibi yeni toplumsal sorunları ortaya çıkarmıştı. Herkes bir an önce köşeyi dönme, zengin olma telaşına kapılmış birçok geleneksel değer hızla erozyona uğramaktaydı. Yüksek faiz vaadiyle halkı dolandıran “Bankerler Batıyor, Kastelli Kaçıyor”du. Namuslu memurlar ise işini bilmeye zorlanıyordu. Gazete manşetleri kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk haberleriyle doluydu. Kemal Sunal, Şener Şen, İlyas Salman gibi isimlerin oynadığı birçok film bu toplumsal değişimi çoğu zaman mizahi yaklaşımla beyaz perdeye taşıdı. 

Ve Arabesk filmi…

1980’li yılların sonlarına gelindiğinde Türkiye’de hüküm süren arabesk rüzgârıyla ve Yeşilçam melodramlarıyla hesaplaşma vaktiydi. Zira hızla modernleşen ve şehirleşen Türkiye’de seyir zevki gelişen, gerçeklikten uzak ve mutlu sonlarla biten Yeşilçam melodramlarını beğenmeyen yeni bir izleyici kitlesi ortaya çıkıyordu. Bu yeni nesil ailelerin ağladığı sahnelere kahkahalarla gülmekteydiler. Ertem Eğilmez yönettiği son filmi Arabesk (1989) ile Türk sinemasının o zamana kadar ürettiği tüm klişelerle absürt şekilde dalga geçmeye soyundu. Şener Şen, Müjde Ar ve Uğur Yücel başrollerini paylaştığı film, Türk sinemasında bir dönemin sonunu işaret ediyordu. 

İçinden çıkılmaz bir YOL

Türk sinemasının çirkin kralı Yılmaz Güney’in hâkim cinayeti nedeniyle hapis yatarken “Yol” filminin senaryosunu kaleme aldı. Filmin yönetmenliğini dışarıda Şerif Gören yaptı. Film 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü Yunan asıllı Costa Gavras’ın “Kayıp” filmi ile paylaştı. Yol’un çekim süreci oldukça zor ve ilginçti. Tarık Akan ve Halil Ergün’ün başrollerini oynadığı film 1981’de Türkiye’nin Doğu vilayetlerinde sıkıyönetimin gölgesinde çekildi. Çekimler esnasında sansür komisyonuna sahte senaryo gönderiliyor gizlice gerçek senaryonun çekimi yapılıyordu. Filmin sahneleri çekildikçe önce İstanbul’a oradan da Paris’e gönderiliyordu. Filmin çekimleri bittikten sonra Güney, Isparta Yarı Açık Cezaevi’nden 1 gün izin aldı ve yıllarca önce çekmiş olduğu “Seyit’in Oğlu” filmindekine benzer şekilde kayıplara karıştı. Fransa’ya kaçan Güney, Türkiye’den gelen filmlerin kurgusunu burada yaptı. Yol, Cannes’da büyük ödülü aldığında film ekibi filmin tek bir sahnesini bile izlememişti. Yurt dışında büyük ilgi gören Yol, Türkiye’de 1999 yılına kadar gösterime giremedi.

İyilikle kötülüğün savaşı başladı

Türk sinema tarihinin kuşkusuz en fantastik bilim kurgu filmi Cüneyt Arkın’ın hem senaryosunu yazdığı hem de baş rolünü oynadığı Dünyayı Kurtaran Adam (1982) ya da uluslararası bilenen adıyla Turkish Star Wars’dır. İki Türk uzay pilotunun bilinmeyen bir gezegene düşüşünü ve bu gezegende karşılaştıkları tehlikeleri ele alan filmin dış sahneleri Ürgüp’te çekildi. Montajı Star Wars dahil 16 belgesel ve Hollywood filminden sahneler çalınarak filme eklendi. O tarihlerde telif hakları kimsenin umurunda değildi. Ciddi ciddi çekilen bu film en sonunda dünya çapında tanınan absürt kült bilim kurgu filmleri arasına girdi. ABD ve Avrupa ülkelerinde DVD olarak satışa çıktı, sinemalarda gösterime girdi.

YARIN: SPOR SADECE SPOR DEĞİLDİR…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.